Veda

Bu tembellik nereye kadar bilmiyorum. İşin kötüsü düzeleceğine dair bir umut ışığı da bulamıyorum. Akıntıya bıraktım kendimi. Sonra yetmedi, “madem ki böyle serdin her şeyi, o zaman bunun bir bedeli olmalı” dedim kendime. Ve oldu… Bütün kelimeleri paketleyip taşıma aşamasındayım yine. Geçen günlerin duygu ve düşüncelerinde bir yolculuk yapmamı sağlıyor bu taşınma işi. Garip hissediyor insan kendini. Neyse…

Demem o ki, birkaç satır yazabilirsem gelecek günlerde, yeni adresimde olacağım. Görüşmek dileğiyle.
http://tulaysahince.blogspot.com/

Hâl ve gidişat

10 gün olmuş sitenin bu kısmına uğramayalı. Çünkü sadece takip ettiğim bloglara ulaşmak için kullanır oldum siteyi. ”Nerelerdesin?” diye soranlara, “aslında buradayım” demek için birkaç satır yazayım en azından dedim. Teşekkür ederim, iyiyim. Sessiz sedasız yazılanları okuyup gidiyorum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor bu aralar. Bilmiyorum neden… Ama elbet yakında bulurum sebebini. En yakın zamanda yeniden görüşebilmek dileğiyle.

Bu arada, sizi tanıştırmak istediğim bir grup var. Konserlerinde ve çıktıkları programlarda onları dinlemekten mutlu olduğum Marsis, albümünü çıkardı nihayet. Umarım her şey istedikleri gibi olur.
Yolunuz açık olsun…
Albümü daha detaylı incelemek isteyenler için; Kalan Müzik

Düğümleniyor her şey

Bir yolun kenarında, elbisesinin eteklerini etrafına yaymış oturuyor bir kadın. Elinde tuttuğu ipin düğümüne bakıyor. İki ayrı ip, bir düğümle bağlanıvermiş birbirine. O düğüm nasıl çözülür biliyor bilmesine kadın, ama çözüm kendi kararı olamayacak kadar karmaşık duruyor. Birileri sürekli konuşup akıl veriyor ona. “O ipi ne kadar zor birleştirdin!” diyor biri. “Öyle hemen çözülüverir mi?” “O düğümü atmadan evvel düşünecektin bunu!” diyor bir başkası. Bense bir köşeden izliyorum sadece. Elimi uzatamıyorum o düğüme.

Akşam serinliği, geçmiş günlerin sıcaklığına kananları çemberine almışken, sadece rüzgarın etkisi sanıyorum içimdeki titremeyi. Oysa bir buzdolabının kapağını açmış, önünde öylece duruyorum sanki. O anlatıyor, ben dinliyorum. Uzun zamandır saklanmış sözcükleri sıralayıveriyor ardı ardına. Tüm cümlelerini dinledikten sonra, birkaç cümleyi toparlayıp söylüyorum. Ama hiçbiri şaşkınlığımı anlatmaktan öteye geçemiyor. Hem ne söylersem söyleyeyim, o düğümü çözebilecek yalnızca kendisi. Ve senelerimizi birlikte geçirmiş olmamıza rağmen, şimdi ikimiz de başka noktalardan bakıyoruz hayata. Geçen 3-4 yılda çok yol katettik. Ne benim bulduğum çözüm onu mutlu edebilir artık, ne de ben onun mecburiyetini anlayabilirim. İşte en çok bu üşütüyor beni.

Ah çocuk!

Akşam karanlığının yavaşça örtündüğü bir gün sonunda, otobüsün camına yansıyan görüntüleriyle mutlu oluyordu çocuklar. Gördükleri sanki bir ilüzyonmuş gibi, cama yansıyan başka suretlere el sallıyorlardı sevinçle. Kimisi kendi dertlerine gömülmüş, kimisi kelimelerin kalabalığında kaybolmuş onlarca insanın arasında, çocuktu onlar. Camdaki görüntülerde başka anlamlar aramayan, her şeyi olduğu gibi görebilen nadir insanlardandılar.

Hesaplaşma

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu arkadaşım.
“Dalmışım” dedim.
“Hadi hadi! Aklından ne geçiyor söyle!” diye ısrar etti.
“Bir araya getirip, “şudur” diye ortaya koyabileceğim bir şey yok. Aklımda uçuşan onlarca konu var. Bir puzzle’ın parçalarını düşün. Onlar gibi yani.”
Sustuk… İkimizde aynı dalgınlıkla farklı noktalara bakınırken, bu sefer ben sordum. “Şimdi sen ne düşünüyorsun?”
Sorduğu sorunun kendine yönelmesine belli belirsiz gülümsedi. “Bazen çok karmaşık olduğunu düşünüyorum. Aslında öyle değilsin ama… Ne bileyim… Bazen öyle görünüyorsun işte!”  
“Biliyor musun, benim de kendimi karmaşık hissettiğim zamanlar olur. Ama nedenlerim var. Bunu senden de duyduğuma göre, senin yorumlarını dinlemek isterim.”
“Bak mesela, seni tanımayan birçok insan, ukala olduğunu düşünür. Hatta ben bile öyle düşünmüştüm. Soğuk duruyorsun ya. Ama aslında öyle değilsin. Öte yandan gerçekten ukalalık tasladıkların da var. Mesela x… Elinden gelse selam bile vermeyeceksin. Kendini onun yerine koydun mu hiç?”
“Haklısın. Elinden gelse selam bile vermeyeceksin, dedin ya, en başta o konuda. Çünkü tavırları, samimiyetsizliği, o sahte gülüşleri, beni ondan uzaklaştırıyor. Davranışları rahatsız ediyor beni ama aynı ortamda bulunmamız gerektiği zamanlar oluyor. Selamlaşmadan öteye geçsin istemiyorum konuşmamız. Çünkü sevmiyorum! Ve sevmediğim birine, seviyormuşum gibi davranamıyorum ben. Sen herkesle zaman geçirebilirsin. Sana çok özeniyorum bazen. Ama ben yapamam! Ukalalık buysa, ben samimiyet kuracağım insanları seçiyorum, evet.”
Ondan ayrıldıktan sonra yol boyu düşündüm durdum. “Kendini onun yerine koydun mu hiç?” diye sormuştu. Herkese hak vermeye çalışmanın, insanı nasıl yanlışlara sürükleyebileceğini düşündüm. Mesela geçen gün gazetede okuduğum, bir töre davasına hakimin verdiği karar geldi aklıma. Evliyken başka bir adama kaçan yengesine kurşun yağdırdığı için, 16 yaşında bir gence, önce müebbet hapis cezası verilmiş. Ama sonra, onu öldürmezse ailenin başı yerde gezeceğinden, yani toplum baskısından dolayı yaptığına kanaat getirilerek, cezası 7 yıla indirilmiş. Herkesi anlamaya çalışmalı mıyız gerçekten?
Ben de değiştim aslında. Bazı yerlerde oyunu kuralına göre oynamayı öğrendim sanırım. Mali müşavirimiz beni yem olarak kullanmaya çalıştığında, patronlara söylemek isteyip söyleyemediklerini bana sıralayıp, sen iletirsin derken “tabii tabii” deyip geçiştirdim mesela. Eski Tülay olsa, ”kendiniz söyleyin o zaman” deyip kestirip atardı.   
Değiştirmek istediğim huylarımla yüzleşip dursam da sürekli, beni ben yapan birçok şeyden de vazgeçemeyeceğime karar verdim. Uzun zaman görüşmemiş olsak da, karşılaştığımızda kaldığı yerden devam eden dostluklarımdan, kendimi sakınmadan konuşabileceğim insanların hayatımda olmasından, hatta kendini didik didik eden iç sesimden bile mutluluk duyduğumu hissettim. Ve tüm hesaplaşmaların, eksileri ağır bassa bile, insanı yenilediğini farkettim.

Oku da adam ol baban gibi, eşek olma!

Bu cümleyi hatırlamayanımız var mı? Benim aklıma kazılı cümlelerden biridir de, o yüzden yazdım. Aysema öğretmenim, “okuma serüveninizin başlangıcı” diye mimlemiş beni. Hafızamdaki tazeliğini hiç kaybetmeyecek konulardan biri bu. Yanıtlayayım hemen.

İlkokuldaydık, hatırlıyorum, sınıfta bir kitaplık vardı. Herkesin bir kitap alıp getirmesi zorunlu kılınmıştı. Ortası camlı, klasik sınıf dolabıydı kitaplık dediğimiz. Ve kapısı kilitliydi sürekli. O kitaplığa, evdeki vitrin muamelesi yapılıyordu yani. Yahu çocuktuk biz! İçinde ne olduğunu anlatmaz, sevdirmeye çalışmazsan, ne bilir çocuk vitrinle kitaplığın farkını?

Ortaokul zamanlarından hatırladığım tek şey, arkadaşlarımdan birkaçının elinde gördüğüm Şeker Portakalı. İnsan bilmediği bir şeye karşı mesafeli mi duruyor nedir, uzaktan bakıştık öylece. Şimdi düşünüyorum da, keşke ben bir adım atsaymışım. En azından o yaşlarda…

Lise yıllarımda ise, geçen onca zamana inat gibi, asla unutamayacağım bir edebiyat öğretmenim oldu. Derste çok disiplinliydi. Ama dersini bitirdiğinde, hayatım boyu aklıma kazılı kalacak birçok şey anlatırdı. Nasıl ders çalışılması gerektiğinden başlar, bizim yaşlarımızdaki oğluyla yaşadıklarıyla devam ederdi. Şiir ve yazı yarışmaları için görevler verirdi. O öyle ilgili davrandığı için, ben de daha bir hevesle girerdim derslere. Kitaplarla tanışmam da o sıralar oldu zaten. İlk okuduğum kitap, İpek Ongun’un “Adım Adım Hayata” kitabıydı. Hatta onu kitap kampanyalarının birinde bir okula yollamıştım. O günlerden bu zamana kadar da katlanarak arttı kitaplara olan ilgim ve sevgim. Beni mutlu eden nedenlerden biri oldular.

Aysema öğretmenimin yazısını okurken, kitaplarla bezenmiş çocukluğuna öyle özendim ki. Okumak, insana her zaman yarar sağlar elbette. Ama çocuklukta okumanın, insana kazandırdıkları çok önemli bence. Geçen onca zamana dönüp bakınca, karanlıkta el yordamıyla yönünü bulmaya çalışan çocuklar olduğumuzu düşünürüm ben. Ama elbet bir yerden ışık sızar değil mi? Işığa muhtaç köy çocukları varken hâlâ, bir ütopya mı bu acaba?

Fiyat ve değer

Ağır aksak adımladığı sokakta kimsecikler yoktu. Hissettiği acı, sokağın kimsesizliğinde rahatça yayılmıştı yüzüne. Her adımında ayağının altına iğneler batıyordu sanki. Apartmanlardan çıkan biri olursa, tozu alınmış ahşap bir zemin gibi, kaskatı kesilmiş bedeninde saklayacaktı, yüzündeki acıyı. Sokak bitipte, büyük mağazaların bulunduğu ana caddeye çıktığında, derin bir nefes aldı. Ana caddenin kaldırımları ile ara sokağın kaldırımları, ülkenin doğusu ile batısı kadar farklıydı. Artık daha az acı çekecekti yürürken.

Karşı kaldırıma geçmeyi düşündü. Bir süre gelip geçen arabalara çekingen bir şekilde baktı. Bulunduğu yer yaya geçidiydi ama ne gelip geçen arabaların bunu önemsedikleri vardı, ne de kendilerini onların önlerine atan insanların. Birkaç dakika sonra, yavaşlayan bir arabadaki bey, yol verdi kadına. Ağır aksak geçti yolun karşı tarafına.

Bir mağazanın vitrinine yanaştı. Günlerdir gelip geçerken baktığı o elbiseye daha dikkatli bakıyordu şimdi. Alamadığı için dertlenmişti. Belli etmemeye çalışsa da, kızı da üzülüyordu elbiseyi alamadığına. O da kızının üzgün haline daha fazla dayanamış, kıyıda köşede kötü günler için sakladığı altınlarını gözden çıkarmıştı. Bir süre vitrini seyretti öylece. Cama yansıyan yorgun suretini, acılı yüzünü farketmemişti bile.

Elindeki gazeteyi masanın üzerine bırakan tezgahtar, sigarasının dumanı ile çıktı mağazanın kapısına. Cama konmuş sineği kovalar gibiydi bakışları. Kadın, adımlarıyla artan ayağının acısına aldırmadan, mağazanın kapısına yönelirken, tezgahtara gülümsedi. Tezgahtar, donuk yüzüyle bir set çekmişti sanki kapıya. Kadın, gözleri vitrinde yavaş yavaş yaklaştı mağazaya. Israrla kapıda dikilen tezgahtara yöneltti sonra bakışlarını. Dudaklarından dökülmese de, bakışları, “nereye?” der gibiydi tezgahtarın. “Vitrindeki elbiseye bakacaktım.” dedi kadın. “O elbise 300 lira” dedi tezgahtar. Yüzünde acıma dolu bir gülümseyişle, “o elbiseye bakacağım” diye yineledi kadın. “Fiyatını sormak istesem sorardım. Derdimi en az sizin kadar anlatabiliyorum” diye de ekledi ardından. Memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle mağazaya girdi tezgahtar. Askıdaki elbiseyi aldı eline, “az evvel de söyledim. 300 lira!” Kadının daldığı hayalde ne tezgahtar vardı, ne de onun iğneleyen sözleri. “Hediye paketi yapar mısınız lütfen” dedi kadın. Duyduğuna anlam veremeyen tezgahtar, soru dolu bakışlarını yöneltti kadına. Çantasını açıp parayı saymaya başlayınca, tezgahtarın yüzündeki soru dolu ifade, abartılı bir şaşkınlığa dönüştü. Parayı denkleştirdiğinde, gözlerini kaldırıp, tezgahtarın yüzündeki ifadeyi yokladı kadın. Biraz olsun mahcubiyet aradı o bakışlarda. Bulamadı… 

Yokluğu imâ etmenin, yüzüne vurmanın ayıp olduğunu öğrenerek büyümüştü o. Hatta yokluğu ulu orta söylemenin bile ayıp olduğunu öğretmişlerdi. Şimdi nasıl olmuştu da değişivermişti her şey. Yoksunluk, nasıl olmuştu da insanları hor görme hakkı tanımıştı birilerine? Umursamazca etiketledikleri değer kaybediyordu. Asıl yoksun olan onlardı aslında. Her şeyin fiyatını bilenler, değerini bilemeyeceklerdi asla!

Mayıs/2009

Şansım olsaydı…

Deminden beri bir oyun oynuyorum. İnsanların saçma sapan konuşmalarının bende yarattığı sinir halinden kurtulmanın yeni yolu bu benim için. Oyun da şöyle; 1 ile 99 arası sayılardan, sistem rastgele birini belirliyor. Siz de bu sayıyı, sistemin, “daha aşağı bir sayı seç” ya da “daha yukarı bir sayı seç” uyarılarıyla, 7 hakkınızda bulmaya çalışıyorsunuz. Nedense sona hep iki sayı kaldı. Ve ben, neredeyse hep yanlış sayıyı seçtim. Sonra düşündüm de, eğer bir yarışmaya katılacak olsaydım, herhalde bir bilgi yarışması olurdu bu. Çok şey bildiğimden değil, bilgime şansımdan daha çok güvendiğimden. Zaten bilgimiz dışında neyimiz kaldı bu ülkede güvenebileceğimiz?

Sabah işe gelirken, hırsızlıklarla ilgili yapılan konuşmaları dinledim radyoda. Bir bey, arabası soyulunca şikayette bulunduğunu anlatıyordu. 2 yıl sonra aldıkları tebligatla, savcının takipsizlik kararı verdiğini ama tebligatı aldıkları tarihten itibaren 10 gün içinde hırsızı kendileri bulurlarsa, yeniden dava açılabileceğini öğrenmişler. Şansın varsa hırsız sana bulaşmaz. Ya da şansın varsa o hırsızı bulursun, demişler yani. Sanırım hepimizin önce şansa ihtiyacı var artık!

Değişim

Ortaköy’ün ara sokaklarından dolaşarak Yıldız Parkı’na yürüyüşe gidiyorduk annemle. Sokaklardan birinde, lise çağlarında bir genç kız belirdi yanımızda. Arkasında da ondan 3-4 yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim bir genç. Aralarında kaldık biz. Kız, sürekli ardına bakıp gülerek devam ediyor yoluna. Çocuk, kızın peşinde sessiz sessiz yürüyor.

Başka bir sokağın köşesinde duruyor kız. “Ya tamam, eve gidiyorum” diyor gülerek. Anlaşılan, çocuk kızın giydiği şorttan rahatsız. Üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Ben bunları düşünürken konuşuyor çocuk. “Gel buraya” diyor. Kız, olduğu yerden gülerek bakıyor çocuğa. “Gel lan buraya” diyor sonra çocuk. Kikirdeyerek yanımızdan geçip, çocuğun yanına gidiyor kız. Belli ki ona böyle hitap edilmesi hoşuna gidiyor. Anlam veremiyorum. Değişiyoruz tamam ama… Bazen bu değişim iyi mi, kötü mü bilemiyorum.

Nerden başlasam, nasıl anlatsam?

Kirpiklerinin gölgesi düşmüştü yüzüne. Bir damla yaş, gözünün kenarını yol bellemiş, iniyordu usul usul dudağının kenarına. “Ne oldu?” diye sordu, karşı koltuğunda oturan adam. Daldığı düşüncelerden uyanıp, soruyu sorana baktı uzun uzun; sanki bir anlam veremiyormuş gibi baktığına. “Hiç” dedi iç geçirerek. Ne olduğunu merak etse de, o “hiç” yetmişti soruyu sorana da. Sustu ve bakışlarını başka yöne çevirdi, o “hiç”te gizli hassasiyetin sınırlarından sakınırcasına. Dudağının kenarındaki damlayı silerken konuşmaya başladı kadın. Kendi kendine konuşur gibiydi daha çok. Belki de tüm söylediklerini içinden geçirdiğini sanıyordu, kimbilir?

Adam, gözleri bir noktaya kilitli, elinde tuttuğu mendili buruşturup duran kadına baktı. Onu ne kadar sevdiğini düşündü. Birlikte geçen zamanlarını, kavgalarını, barışmalarını, suskunluklarını… Ve sonra sevmediği bir koku yayıldı odaya. Ölümü düşündü. Onu kaybederse ne kadar üzüleceğini, bırakıp gitmenin nasıl zor geleceğini geçirdi aklından. Bıçak kesiği gibi ince bir sızı gelip geçti içinden.   

Kadın, göz yaşlarının yol yol ettiği yüzünü kaldırıp, cevap bekleyen bakışlarını yöneltti adama. Adam endişeliydi, belli ki kaçırdığı bir şeyler vardı. İşte o an, deminki kötü kokuyu bile bastıran bir sıkıntı hissetti içinde. “Seni ne kadar sevdiğimi düşünüyordum” dese, inanmayacaktı kadın. “Sen beni dinlemiyorsun”a çıkacaktı bütün yollar. Üzgündü ama yetmezdi tabii. Nerden başlasa, nasıl anlatsa bilemedi bir türlü.

Bir cümle ile anlatılabilirken içimizden geçenler, dolanıp durur dilimize bazen. Ne susmak çare olur, ne de çıkmaz bir yola girdiğini bile bile anlatmaya çalışmak. Öyle bir an gelir ki, hiçbir yerde olmamayı diler insan. Ama o dilek, gerçekleşme ihtimali taşımaz hiçbir zaman.

Sayfalar: Geri 1 2 3 4 5 6 ...28 29 30 İleri